Hayat güzel

Hemen altta yer alan REKLAM linkini lutfen TIKLAYIN... (Google reklamları)

Serhat Yabancı
Psikolojik Danışman




EVLİLİKTE TARTIŞMA



Günümüz evliliklerinin en temel sorunudur tartışmak. Aslında tartışmayı tartışmalıyız önce. Bizim dilimizde tartışmak, olumsuzluk, kavganın ön aşaması, kabalık veya gerginlik olarak algılanmaktadır. “Annem ve babam tartıştı”. “ eşimle çok tartışıyoruz” gibi cümlelerin genel manası olumsuzluktur.

Oysa tartışma ,temelde sorunun çözümüne yönelik yapılan fikir alışverişi ve açıklamadır.fakat ülkemizde tartışma kültürü oluşmadığından istenilen düzeyde bir tartışma görülmemektedir. Televizyonlarda üst düzey kişilerin katıldığı tartışma adlı programlarda , kavgalar, hakaretler, kabalıklar,eleştirel yaklaşımlar sık olarak görmekteyiz.

Aslında temel sorun ilk aşamada karşıdakini dinlememektir. Sözünü bitirmesine bile izin vermemektir. Sanki taraflar karşıdakinin ne söyleyeceğini bilircesine sözünü kesmektedir. Sözünü kesmek tartışmayı kısa tutmak amaçlı olsa da tam tersine konu amacından sapıp, saygısızlık adı altında başka bir boyuta gitmektedir. Gözlemlemişsinizdir ki, tartışılan küçücük konulardan büyük sorunlar çıkmasının tek nedeni ,üslup ve tartışma şeklidir. Türk evliliklerine özgü bir durum olacak ki, tartışılan konu hep amacı ve konusu dışına çıkmaktadır. O anki konu ile benzer ama tartışmaya hiçbir şey katmayacak başka bir konuya geçilmesi veya konuya dahil edilmesi sadece öfkenin ve çözümsüzlüğün adı olur.

Evliliklerde tartışmanın kimin başlattığı önemli mi? Aslında değil. Bir başlatan varsa bir de devam ettiren vardır. Eşlerden veya sevgililerden birinin başlatması suçlunun o olduğu anlamına gelmez.

İlişkilerde mutluluk uyumdur. Uyum ise anlaşabilmek ve anlayabilmektir. Evlikler, boy uyumuna, görsel uyuma göre yürümez ama kendini anlayan biriyle evlilik yürütülebilir. Zaten evlilik kararı sadece duygusal kararlar ile alınması halinde duygusal hayal kırıklıkları daha etkili ve acıtıcı olur.

Şekil algısı ile yapılan evliliklerde ise gerçek şudur. Şekil sizi o insana çeker. Beğenirsiniz,ilgilenmek istersiniz. Şekil ile ilişkiye başlamak istersiniz. Bu durumda ilişkileri ve evlilikleri “ ŞEKİL BAŞLATIR, ÖZ SÜRDÜRÜR “ diyebiliriz.
Ayrıca kabul edilen üç tip evlilik yöntemi vardır.

  • Tamamlayıcı
  • Benzerlik
  • Zıt

1.Tamamlayıcı evlilikte birey, eksiklik yaşadığı ,yetersiz olduğu bir yönünü tamamladığı-tamamlayacağını düşündüğü kişiyle evlenmek ister. Tam olursam mutlu olurum.
2. benzerlik evlilikte , kişi bir çok yönden kendine benzeyen ortak noktaları olan biriyle, paylaşımların fazla olacağını düşünerek evlenmek ister. Benzer yaşam.
3. zıt evlilik ise, kendisine ters olan biriyle evlenerek farklı bir arayışta olup risk almak tadır.
Yapılan araştırmalarda da anlaşılmıştır ki, en güçlü ve mutlu evlilikler benzerlik ilkesine göre yapılan evliliklerdir. Ayrıca ilişkide beklenti net olursa sonuca ulaşmak daha kolay ve kısa sürede olur. Daha önce de yazdığım (http://www.tavsiyeediyorum.com/makale_1058.htm) ilişkilerden beklentimiz makalesinde de belirttiğim gibi beklenti açık ve net olursa ilişkinin yönü ve kalitesi de belli olur.

Tartışmanın başka bir boyutu ise, hesap sorma ile bilgi alma arasındaki ince çizgiyi kaybetmekten kaynaklanır. Örnek “ neredeydin” sorusunun, hesap sormak mı meraktan bilgi almak mı olduğunu kestirmek çok zordur. Bu nedenle sorunun hangi şekilde sorulduğu hangi ses tonun kullanıldığı önemlidir.

Evliliklerde riskli dönemler 1-2 yıllık uyum ve oryantasyon sürecidir. Çiftler birbirine uyum sağlamak adına çatışmalar yaşayabilir. Bu normal ve olması gereken bir süreçtir. Aksi taktirde sorun yokmuş gibi davranılmış kabul edilir.

Tartışmalarda kullanılması gereken dil “BEN DİLİ” dir. Yani” bu davranışından dolayı çok üzüldüm, kendimi önemsenmemiş hissettim,beni dinlemediğini düşünüyorum,.”…. bu tip cümleler suçlama içermeyen ama aynı zamanda da kişinin kendisini net ve açık ifade eden cümlelerdir.

Fakat, bu ilk 1-2 yıllık süreç içerisinde kırıcı hareketler, davranışlar, söylemler gibi tüm paylaşımlar evliliğin sonraki sürecini de belirler. Artık taraflar bunun tatsız olaylar üzerine evliliği kurarlar. Bu nedenle bize danışmaya gelen çiftler , ilk olarak ilk yıllardaki mutsuzluklarını ve yaşadıklarını anlatırlar. 1-2 yıllık süreç hem uyum hem de devamı için çok hassastır. Tıpkı çocuğun 2 yaşına kadar süreç gibidir. Nasıl büyürse öyle devam eder. Değişmez mi ? tabi ki değişir. Evlilik danışmanlığı, karşılıklı konuşma,yardım alma bu durumlar için çözüm köprüleridir. Böyle olunca evlenmeden önce çiftlerin sorun olmasa bile evlilik danışması almalarını öneririm.

Evliliklerde tartışma konularına baktığımız zaman;Çocuk, aldatma,ekonomik sorunlar, içki,ilgisizlik, tarafların aileleri,otorite çatışması ve her evliliğin kendine özgü sorunları başı çekmektedir.

Temel tartışma dili,”herkesin açık ve net olarak kendini ifade ettiği, duyguların ve düşüncelerin diğer olaylardan ayrı tutularak açıklandığı,öfke ve sertlik içermeyen bir ses tonunda uygulanan iletişimdir.

Tartışmalarda sonuç alınmadığında taraflar sorunu yok sayabilir ya da erteleyebilirler. Ama unutulmamalıdır ki, çözülmeyen her sorun farklı şekilde tekrar çıkacaktır.(pişip pişip gelmek). Yukarıda da bahsettiğimiz gibi nedensiz tartışmaların temelinde çözülemeyen veya eksik kalan bir durum söz konusudur.

ANALİZ:

Ø Bir tartışma bir evde veya iletişimde her gün yaşanıyorsa burada bir oyun vardır.yani eşinizle(sevgilinizle) her gün tartışıyor, ve genelde de sonuç hep istenmedik şekilde bitiyor ise oyunun bir parçası olmuşsunuzdur.
Ø Eğer taraflardan biri tartışmayı başlatıyor ve sizde devam edilmesi için destek veriyorsanız % 50 duruma ortaksınız.
Ø Eğer taraflardan biri sudan bahanelerde tartışma veya gerginlik yaratıyorsa bu bir sinyaldir. Temel beklentinin ne olduğu incelenmelidir.
Ø Devamlı olarak tartışmak ve gerginlik yaşamak(yaşatmak) eşlerin anne-babalarını da model aldığının göstergesi olabilir. Şu an hemen çocukluğunuzu gözünüzün önüne getirebilirsiniz.
Ø Bazen taraflardan biri eşinden ilgi göremediği için iletişim kurmak adına bilerek tartışma ortamı yaratabilir. Çünkü başka iletişim kuracak yöntem bulamamıştır. Bu durumda konu her zaman suni ama iletişim gerçekçidir. Bu nedenle şuan bu makaleyi okuyup ta kendinizi bulduysanız tartışmalarınızı gözden geçiriniz.
Ø Evliklerde tartışma genelde, anlaşmak ve ortak yol bulmak adına yapılmalıdır. Tartışmaların devamının temel nedenlerinden biri “İMA” dır. Yani açık ve net ifadeler yerine imalarda bulunmaktadır. “Her şey söylenmez anlasın” yerine önemli konuların açık ve net olarak ifade edilmesi gerekir.
Ø Tartışmalarda sorun birebir ise sorunun çözümüne başkalarını katmamak gerekir. Aksi taktirde tartışmanın yönü, diğer insanları suçlayan ve savunan konumuna geçer. Bu ise sorunun çözümünü engeller.
Ø Tartışma alanında taraflardan biri, olayın büyütüldüğünü söylemek yerine “ neden bu kadar alındın, rahatsız oldun, seni üzen şey nedir?, şöyle mi düşündün? Gibi cümleler ile olayın tanımı tekrar yapılmalıdır.
Ø Tartışılan konu, baş başa ve zaman ayrılarak yapılmalıdır. Araya sıkıştırmak, söyleyip geçmek olayı önemsizleştirir.
Ø Evliliklerde tartışmalarda, kişilerin taraftar bulmamaları, eşler birbiriyle tartışıp çözmeden başkalarını devreye koymamaları gerekmektedir.
Ø Her gün tartışma var ise bu bir oyundur dedik. O halde tartışmayı başlatan tarafın neye ulaşmak istediğini, neyi amaçladığını bulursak tartışmanın şekli ve niceliğini değiştiririz.
Ø Yapılan eleştiriler ve yorumlar kişiliğe değil, olaya bağlı olmalıdır. “ sen şöylesin, böylesin değil, bu olayda şöyle davranman beni daha üzdü…..
Ø Tartışmaya başlamadan önce ne konuşulacağını amacın ne olduğunu belirlememiz lazım. Aksi taktirde tartışma amacı dışına rahatça çıkabilir.
Ø Soru sorarken bilgi almak ile hesap sormak arasındaki nüansa dikkat etmeliyiz. Her zaman açıklama beklenilmeden yargıya ulaşmamalıyız.
Ø Ortamın gergin olduğu anlarda konuyu değiştirmek veya tartışmaya ara vermeliyiz.
Ø Ortam gergin olduğunda gerektiğinde ortamı terk edebiliriz.

Sorunlu evlilikler olmaması için en temel kural sağlıklı iletişimdir. Evlilik kale gibidir, içerdekiler çıkmak için, dışarıdakiler girmek için çalışırlar. “evlenseniz de pişman olacaksınız evlenmeseniz de “ (Sokrates)
 

Most admins start their jobs with the best of intentions, never thinking they could be fired. After all, that's a fate reserved primarily for incompetents and workers caught with their hand in the company till, right? Wrong. You might not realize just how slippery the slope out the door can be.

Workplace Mistakes to Avoid

To guard your job security, be sure to avoid the 10 common pitfalls on this checklist from Jennifer Star, a New York City-based corporate recruiter and trainer specializing in administrative-support personnel:

1. Lie on Your Job Application or Resume: Tell the truth from the start, because you will be held responsible for the information you provide -- and your employer will check it. Generally, education background checks can take up to a month after hire. I recently had a candidate fired from a large financial company after being there for a month, because she lied about her educational background, says Star. This woman did not need a degree for her editorial assistant position but said that she has one anyway -- and one month later when the cat was out of the bag, she was immediately let go.

2. Be Indiscreet About Your Job Hunt: If you are in the market for a new job, don't send your resume from your office computer, which most likely is monitored by IT. Assume your instant messages (IMs) and emails are fair game as well.

3. Gossip or Take Lots of Personal Calls: You never know who is listening, and in cubeland, walls really do have ears. The safest bet? Keep gossip to yourself, and never repeat anything you hear. Winding up on the wrong side of the rumor mill can cost you more than somebody's trust; it can mean your job.

4. Taking Too Many Personal Calls Can Make You Look Just as Bad: Spending much of your work time orchestrating your own personal business, rather than your boss's affairs, usually results in being given an opportunity to spend all of your time on the phone on personal business -- looking for a new job, Star warns.

5. Drink at Work: One of the quickest ways to be shown the door is drinking too much at lunch and walking into a wall. Administrative assistants must keep things organized, efficient and clear, so maintaining your own clarity is extremely important. Staying on top of the mountain of details that go into making a business run smoothly requires focus -- and sobriety.

6. Surf the Web Excessively: Spending much of your workday cruising around cyberspace puts you just a point-and-click away from unemployment. And checking out adult-oriented Web sites on the job is a definite no-no.

7. Become Romantically Involved with the Boss: While it may make for great watercooler discussion, a boss/direct-report romance can easily end with someone out of a job. (Hint: It's usually not the boss.)

8. Forget to Double-Check Your Figures: When working with numbers, scrutinize your work carefully. One stray zero could make the difference between being employed and unemployed, advises Star.

9. Alienate Your Coworkers: To do your job effectively, you'll need the cooperation, support and goodwill of those around you. If you don't have these things, you probably won't be an effective administrator. And becoming detached from those you work with could get you replaced with someone who can work well with others.

10. Point the Finger at Everyone but Yourself: Take ownership of your job. If you make a mistake, own up to it. Don't try to sweep your mistakes under the carpet -- or worse yet, blame somebody else -- because the truth will usually come back to bite you on the bottom line. And nobody wants to trust or employ a liar, says Star.

I. Bölüm :
Hepimizin içinde bir çocuk vardır. İçimizdeki çocuk her zaman sağlıklı bir ortam içinde gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Birey bedenen büyür, fakat içimizdeki çocuk psikolojik anlamda sağlıksız ve cılız kalır.
İçindeki çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği “bağlaşık”tır. Çünkü bu birey yaşamın anlamını, mutluluğunu, kendi değerini ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında kısacası başkalarının kendisine verdiği değerde arar; kendine verdiği değer başkalarının onu algılamalarına bağlanmıştır. Bu anlamda "bağlaşık kişilik" temel yapıyı oluşturur.

II. Bölüm :
Aile bir sistem oluşturur; ailedeki her bir kişi bu sistemin bir parçasıdır ve değişik roller üstlenerek sisteme işlerlik kazandırır. Her bir sistem ve bu sistem içinde yer alan her bir rol, kendine özgü bir kişilik ve davranış yapısı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları bireyi uyuma, bazıları ise uyumsuzluğa götürür.
Sağlıklı aile, üyelerinin gereksinimlerini karşılar ve onların gelişmesi için olumlu bir ortam oluşturur. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcı bir yapıya sahiptir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar, ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Böyle bir aileden iyi belirlenmiş benlik sınırları olan, kendini değerli bulan, yaşamın değişik yönleri arasında denge kurmuş, duygularını tanıyan ve ifade eden olgun insanlar yetişir.
Her aile sisteminin işlerliğini sağlayan aile kuralları vardır. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve örtük kalırlar. Sağlıklı ailede kurallar daha belirgin ve açık-seçiktir. Sağlıklı ailede çatışmanın var olduğu bilinir, tanınır ve üzerinde konuşulur; çatışmayı çözmede kullanılacak kurallar açıkça ifade edilmiştir ve aile üyelerince bilinir. Sağlıksız ailede çatışmadan söz edilmez; kullanılan kurallar gizli olduğu için herşey dolaylı ve örtük olarak ifade edilir.

III. Bölüm :
İki türlü utanmadan bahsedilebilir. Bize sınırlarımızı hatırlatan utanma sağlıklıdır; kendimizi sevmemeye yol açan duygu ise utançtır ve sağlıksızdır. Sağlıklı utanma kişinin gelişimi sırasında yaşam deneyimleri sonucu hiçbir baskı olmaksızın, kendiliğinden oluşur. Oysa utanç kişinin çevresindeki kişilerin hastalıklı iç dünyalarının baskısıyla oluşur ve çok büyük sorunlar yaratır. En olumsuz etkisi kişinin kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesidir. Ayrıca çocuğa kendisini sürekli suçlu hissettirmekte onun zamanla utanca boğulmasına neden olmaktadır.
Çocuğa kötü davranmanın en sık rastlanan 3 türü vardır. Bunları cinsel, bedensel ve duygusal kötü davranma olarak adlandırabiliriz. Cinsel kötü davranmaya; cinsel olarak kucaklama, bir babanın kadınlardan bahsederken onları aşağılayıcı, “orospular”, “namussuzlar”, “kalleşler” gibi laflar etmesini gösterebiliriz. Ayrıca kötü davranmanın en utanç verici olanı cinsel kötü davranmadır. Bedensel kötü davranış ülkemizde en sık rastlanan ve üstelik bunun bir temel terbiye aracı olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

Ayrıca çocukların duygu düşünce ve heyecanlarını ciddiye almamak ve bunları alay konusu haline getirmek, duygusal kötü davranışa bir örnektir ve bu gibi davranışlar çocukların normal olan duygu ve heyecanlarının normal dışına dönüşmesine yol açar. Bu durumdaki çocuk ise mutlu ve doyumlu bir hayattan uzaklaşır. Utançla dolu sağlıksız bir hayat sürmeye başlar.
Çocukların karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Bunları; dokunulma, güven, düzen, sosyalleşme, uyarılma ve kendini değerli görme olarak sınıflandırabiliriz. Bu gereksinimleri karşılanmayan çocuk kendinde bir eksiklik olduğunu düşünmeye başlar ve kendi özbenliğinde utanç duymaya başlar. Bu şekilde gereksinimleri karşılanmayan çocuk terk edilmiş çocuktur. Terk edilen çocuk normal gelişimini tamamlayamaz. Bu tür insanları tanımlamak için “yetişkin çocuk” ifadesini kullanabiliriz.
Utanca boğularak yetiştirilen kişi, bu utancın verdiği acıdan kurtulmak için bir takım savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalar sayesinde kişi içinde oluşan boşluğu ve anlamsızlığı ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun yanısıra bu kişilerin çevreleriyle kurdukları ilişkilerinde devamlı ve tutarlı bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Ayrıca gerçekler bu kişilere acı verir ve sürekli gerçeklerle ilişkilerini kesmek amacıyla tutkunluklara yönelirler. Kişi zamanla tüm enerji ve zamanını tutkun davranışa harcamaya başlar ve gerçekle ilişkisini tümüyle keser.

IV. Bölüm :
Birinci bölümde iç çocuğunuzu gözlemlemeniz ve onun hakkında bilgi edinmeniz için 3 grupta evet ya da hayır diyerek cevaplayacağımız sorular veriliyor ve bu bölümde de bu sorulara verdiğimiz cevapların yorumları yapılıyor. Mesela ilk grupta özbenlikle ilgili şu sorular ve yorumlar var:
Ne zaman kendi hakkımı korusam içimi bir suçluluk duygusu kaplar; “keşke kendimi değil, diğerlerinin istediklerini yapsaydım” diye düşünürüm.
Yukarıdaki soruya “Evet” cevabı ile belirtilen pişmanlık duygusu, özellikle kendisi için bir şey yaptıktan, ya da kendi hakkını koruduktan sonra duyulan pişmanlık, “nedamet duygusu, sağlıksız iç çocuğun varlığının kuvvetli bir belirtisidir. Bu duygunun temelinde kendi benlik sınırlarının kaybolması ve bağlaşıklık içinde olma yatar. Eğer sık sık pişmanlık duyan bir kişi iseniz, içinizdeki çocuğu tanımaya, kendi sınırlarınızı belirlemeye çalışın.
İkinci grupta da temel gereksinimlerle ilgili şu gibi sorular var:
Pek istemediğim halde cinsel ilişkide bulunmaktan kaçınmam.
Bu soruya “Evet”in anlamı şudur: “Benim isteklerim önemli değildir; benim bedenim senin kullanman için bir araçtır, istediğin gibi kullanabilirsin. Ben bir insan olarak bağımsız, kendi düşünce, duygu ve istekleri olan biri değilim. Benim değerim senin isteklerini yerine getirmekle gerçekleşir.”
Bağlaşık kişinin temel özbenlik anlayışı budur ve kendi psikolojik sınırlarının, haklarının, özgürlüklerinin farkında değildirler. Bir nesne gibi kullanılmaya alıştırılmışlardır.
3 ncü grupta ise sosyal yaşamla ilgili şu gibi sorular ve yorumlar var:
- Bir grup içinde olduğum zaman kolayca çoğunluğun dediği yönde fikrimi değiştiririm.
- En büyük korkum sevdiklerimin beni terkedip gitmesidir.
Kendi değerine inanmayan, eğer başkalarını memnun edip sürekli onlarla hemfikir olmazsa herkesin kendini terkedeceğine inanan kişi, çoğunluk ne derse o yöne gider ve kimsenin kendini kendisi olduğu için seveceğine inanmaz. Bu nedenle sürekli bir kaygı ve terk edilme korkusu içindedir.

V.Bölüm :
Herkesin içinde değişik sesler vardır. Bu sesler İç ana-baba ve iç çocuğumuza ait seslerdir. İç ana-baba gerçekçi, deneyimli, ciddidir ve sonuca yöneliktir. İç çocuk oyuncudur, enerji küpüdür, şevk heyecan ondan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Onun sesi kaybolduğu zaman yaşamın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk sevilmemiş yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk ise sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişin ürünüdür.
İç çocuğunuzun sesini duyarak, ne dediğini anlayıp iç çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz için gereklidir.
Çeşitli olaylar, çeşitli iç konuşmalar ortaya çıkarır. Kendimizi dinleyip gözlemleyerek olayları ve sebep oldukları iç konuşmaları tahlil edebiliriz. Bu da iç çocuk ve iç ana-babamız için önemli sorunların ne olduğu ile ilgili bize ipuçları verir.
İçimizdeki çocuk ve iç ana-babanın bir takım ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar birbiriyle uyuşmadığı zamanlarda aralarında bir anlaşmazlık doğar. İhtiyaçlar arası bu anlaşmazlık iç çatışmanın asıl problemidir ve çözümlenemediği taktirde ömür boyu bile sürebilir.
Bu tür anlaşmazlıklarda iç çatışmalar kişiye huzursuzluk verir, aklı karıştırarak sağlıklı düşünmeyi engeller. Dolayısıyla insan doyumlu ve verimli bir yaşam süremez. İç çatışmaların en belirgin özelliği, çatışmanın temelinde yatan seslerin şiddetlerinin hemen hemen birbirinin aynı olmasıdır. Bu durumda insanın belirli bir yönde karar almasını engeller. Seslerden bir tanesi güç kazanıp kararımızı o sesin istediği şekilde verirsek, bu defa diğer ses bizi rahatsız etmeye başlayacak ve çoğu kez de bizi kararımızdan vazgeçirerek eski kararsız halimize dönmemize neden olacaktır. İç çatışmaların çözümü için ilk adım iç ana-babadan gelmelidir ve iç çocuğa “hem benim istediklerimi, hem de senin istediklerini karşılayacak bir çözüm bulalım” (kazan/kazan) demelidir. İç çatışmalara en sağlıklı yaklaşım budur.

VI. Bölüm :
İç çocuğumuzu tanımada en büyük sorumluluk içimizdeki ana-babaya düşer. İlk başlarda iç çocuğumuz bize (iç ana-babaya) inanmayacak ve güvenmeyecektir. Ama sabırla ve şevkatle onu bekleyip, onu yargılamaktan ve denetlemekten kaçınmamız gerekiyor. Her gün otuz dakikamızı ona ayırmamız ve bu otuz dakika boyunca rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer ve zamanda olmamız, atacağımız ilk önemli adımlardan biridir.
Kişinin yaşamını etkileyen ve çözümlenemediği zaman süregiden çatışmalar, endişeler, üzerinde düşünülen konular o kişinin temel sorunlarını oluşturur.
Bizim için önemli olan temel sorunları hemen göremeyiz. İç çocuğumuzla yaptığımız oturumlar ilerledikçe iç dünyamızı anlamamıza daha bir yardımcı olur. Yavaş yavaş sorunlarımızın ne olduğunu anlar ve iç çocuğumuzla onlar hakkında konuşmaya başlarız.
Kötü alışkanlıkları, korkuları bırakıp daha özgür, daha bilinçli olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. İçimizdeki çocuğun sağlıksız yönlerini deşmek bize acı verecektir, ne var ki bu acının yanı sıra yaşamın gerçek enerji kaynağına ulaşmış olacağız. İç çocuğumuzun sözlerine iyi kulak vererek; onun sesini iyi dinler ve ilişkimizi ona göre ayarlarsak mutlaka sağlıklı bir dönüşüme ulaşırız.


Öze ulaşma aşamasına yaklaşınca bireyin manevi yaşamı zenginleşmeye başlar; yaşamı kendi dar kişisel çerçevesi içinde görmekten kurtulur, daha geniş boyutlarda yaşamla ilişki kurar. Manevi yaşamı gelişmiş kişinin önemli özelliklerinden biri içindeki gözlemci özün gelişmiş olmasıdır. Gözlemci özün gelişimine paralel olarak olumsuz duygulara dönüşme sürecine girer. Özle ilişki kurulunca, olumsuz duyguların dışarıdan gelen kaynakları anında görülür ve bu nedenle kolayca etkisinden kurtulunur.
İç çocuğumuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacını diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkum etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmelerde yavaş adımlarla ilerler. Yıllar boyunca süren bir hastalığı bir anda iyi etmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak her gün iç çocuğunuzla buluşmaya devam edin.
 

http://www.hurriyet.com.tr/pazar/8409749.asp?gid=59&sz=40613

 

Beni hayretlere düşüren bu yazıyı aşağıya kopyaladım.

Neden mi? Bahsettiklerimiz cocuklarimiz. Gelecegimizi emanet edecegimiz varliklarimiz. Ihtiyac duyduklari sadece ve sadece (ve mumkunse anne babalarin basta olmak uzere) verecekleri sevgi. Cocuk mu yetistiriyoruz, yoksa cok fonksiyonlu bir robot mu? Eger illa birseyler katma dusunceniz varsa farkli yontemler de gelistirebilirsiniz. Mesela cocugunuzla yemek yapmayi deneyin. Fasulye-bezelye ayiklarken yaniniza oturup size yardim etsin. Temizlik bezi verin eline toz alsin. Alisverise goturun eline de canta verin... Ama lutfen robot benzeri (hicbir seyden eksik kalmayacak tarzda) oraya buraya goturup cocugu pacavraya cevirmeyin.

Yeteneklerini ortaya koymak adina bu girisimlerde bulunulmasini da tasvip edemiyorum. Bircogu sanki profesyonel meslek sahibi olacak gibi baleye goturuyor ya da binicilik egitimi aldiriyor. Bu tur girisimlerin sonu ise husran oluyor. En fazla hevesini alsin ama sakin hayatinin en onemli parcasi haline getirmeyelim durumu.

Yorumlarınızı görmek isterim.

 

 

Hafta sonları hangi okulun sosyal tesisine, hangi kulübün havuzuna gitseniz, çocuklarıyla oradan oraya koşturan anneler görürsünüz. Eğitimliyse, ekonomik durumu biraz iyiyse, hele çalışmıyorsa veya zamanını çok fazla işgal etmeyen bir işi varsa, anneler kendilerini çocuklarının eğitimine adıyor. En az okul eğitimi kadar sıkı bir de özel müfredatı oluyor çocuğun. Anneler, çocukları için en güncel aktiviteyi seçiyor, onlara günlük ve hatta saatlik program yapıyor.

Okuldan ve ödevden arta kalan her saniye değerlendiriliyor. Kısacası bu proje çocukların bir dakikaları bile boş değil. Yüzme havuzundan baleye koşuyor, jimnastik giysilerini çıkarıp ata biniyor, drama dersinden buz pateni pistine gidiyorlar.

CEYDA VE BEYZA ACAR (8)

Tiyatro yeteneğimiz çok fazlaymış

annem öyle söylüyor
şimdi drama dersi alacağız

NE YAPIYORLAR?

Piyano: Çarşamba günleri eve hoca geliyor.
Tenis: Cumartesi-pazar 10.00’da özel derse gidiyorlar.
Jimnastik: Pazartesi-perşembe okul çıkışı özel derse gidiyorlar.
Voleybol: Cumartesi 12.00-14.00 arası okulda özel ders alıyorlar.
Binicilik: Salı okul çıkışı K-9’da özel ders alıyorlar.
Buz pateni: Cuma akşamı ya da pazar öğleden sonra kayıyorlar.
Yüzme: Üç yıl cumartesi-pazar yüzme dersi aldılar, bu yıl bıraktılar.
Dans: Haftada 2 gün özel hocadan ders aldılar. İki yıl sonra, geçen ay bıraktılar.
Kayak: Kış mevsimi Uludağ’a, yazın Dubai’ye gittiler, ders aldılar.
Ceyda ve Beyza, tüp ikizler. Anneleri Deniz Acar kendisini "emekli bir anneyim" diye tanımlıyor. "Çocukları ben projelendirdim. 3.5 yaşından itibaren onların ne yapacağını düşündüm, planladım ve sonra da bu planı uyguladım." Çocuklar, kurslara gitmeyi, özel ders almayı doğal kabul ediyor. Sadece arada sırada bazı derslerden vazgeçiliyor ama yerine yenileri geliyor. Anneleri "başka türlü bir hayat bilmiyorlar ki" diyor.
Deniz Hanım’ın kendisi de kurslara meraklı: "Boş duramıyorum, kurslara gidiyorum. Evimde 24 saat boyalar, kalemler, kağıtlar ortada. Çocuklar resim de yapıyor." Tabii çevreden tepkiler de geliyor. Hatta Deniz Acar, eşinin bile "çocukları bu kadar yorma" dediğini söylüyor. Ama o, ikizler için planladığı tüm derslerin bir işe yarayacağına, bazı becerileri ancak bu yaşlarda elde edebileceklerine inanıyor. Kızlarını, bazı derslere vücutları gelişsin diye yolluyor, bazılarına kültürel gelişimlerini tamamlasınlar diye... "Her katıldıkları faaliyete uyum sağlıyorlar. Mesela kayak yapmayı 3.5 yaşında öğrendiler, çok da güzel kayıyorlar. Eğitimi erken vermenin avantajı bu."

Bahçeşehir İlköğretim Okulu 2. sınıf öğrencisi ikizlere "yoruluyor musunuz" diye sorduğumuzda açık yüreklilikle cevap veriyorlar: "Hepsini isteyerek yapıyoruz ama bazen sıkılıyoruz. Örneğin piyano çalarken. Ama ata binerken, dans ederken çok eğleniyoruz. Tiyatro yeteneğimiz çok fazlaymış, annemiz öyle söylüyor. Şimdi tiyatroya başlamak istiyoruz..."

EKİN BARAN (9)


Proje mi?
Hayır, o en güzel ürün

NE YAPIYOR?

Piyano: Pazartesi okul çıkışı özel hocaya gidiyor.
Yüzme: Hafta sonları Aydınoğulları Spor Tesisleri’nde 16.30-17.30 arasında ders alıyor.
Tenis: Aynı yerde hafta sonları 17.30-18.30 arası ders alıyor.
Drama: Hafta sonları 10.00-13.00 arası Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde drama dersi alıyor.
Keman: Okulda hafta içi derslerden sonra keman hocasıyla çalışıyor. Perşembe özel ders alıyor.
Serpil Baran, ürün yöneticiliği yapmış. Şimdi hayatında sadece çocukları var: "Çocuğum projem mi, değil. Aslında Ekin, benim en güzel ürünüm. Ama iş hayatında üründe hata yaptığınızda geri dönüşü var. Çocukta ise hata yapılmaması lazım." Annesi, Ekin’in hem spor hem kültürle ilgilenmesi gerektiğine karar vererek, yüzme ve piyano dersleriyle başlamış işe. Sonra buna tenis ve keman da eklenmiş. Kızının ne kadar hırslı olduğunu da anlatıyor. "Tenisle yüzmeden birini bırakmasını istedik, kızım ikisine de gideceğini söyledi." Piyano çaldığı halde neden ayrıca keman dersi almaya başladığını da "yeteneği var" diye açıklıyor. Bu kervana katılan drama derslerinin ise dikkatini geliştirdiğine, hafızasını güçlendirdiğine, özgüvenini artırdığına inanıyor.

İstanbul’da, Özel Bilfen Çamlıca İlköğretim Okulu 3. sınıfta okuyan Ekin’in okul ve kurs dışındaki zamanı da anne babası tarafından planlanıyor, en azından yönlendiriliyor. Annesi şöyle diyor: "Pazartesi piyano dersinden geldikten sonra onu arkadaşlarıyla buluşturuyoruz. Cuma günleri her zaman boş kalıyor. Hafta sonları, drama ile yüzme arasında boş vakti kalırsa ya müzeye gidiliyor, ya arkadaşlarıyla buluşuluyor. Boş zaman aralığında program yapma özgürlüğü var."

Hafta sonları ailece erken kalkıyorlar. Ekin önce drama dersine götürülüyor. Öğleden sonra tüm aile spordalar: Ekin tenis ve yüzme dersi alırken, küçük kardeşi, anne ve babası onu seyrediyor. "Bize bazen bütün bunları nasıl yapıyorsunuz, diyorlar. Ama ben bir şey yapmıyormuşum gibi geliyor" diyor Serpil Baran. Kızı Ekin de aynı fikirde: "Arkadaşlarım nasıl yetişiyorsun diyor. Yorulduğum oluyor ama bunları çok sevdiğim için sıkılmıyorum."

DENİZ YARDIMCI (11)


Arkadaşlarım bana profesör Deniz diyor

NE YAPIYOR?

Drama: Ders aldı, bir tiyatroda oynadı.

Yan flüt: Hafta içi yan flüt dersleri alıyor.

Tenis: Hafta sonu tenis dersi alıyor.

Annesi Özlem ve babası Vakur Yardımcı kızları Deniz’i çok sıkmadıklarını söylüyorlar. "Seçenekleri sunduk, kendisi seçim yaptı."
İstanbul’da, Bahçeşehir İlköğretim Okulu 5. sınıfta okuyan Deniz, neyi iyi, neyi kötü yaptığını değerlendiriyor: "Teniste o kadar iyi değilim. Flüt çalarken de zorlanıyorum, çok yoruluyorum. Ama arkadaşlarım başarılı olduğumu söylüyor. Bazen bana profesör veya doktor Deniz diyorlar." Anne ve babası, "Deniz’in iyi sporcu olamayacağını biliyoruz. Ama herkesin iyi olduğu şeyler var" diyor. Müzik konusunda daha hevesli Deniz. Bir süre piyano dersi almış; iki yıldır da yan flüt öğreniyor. En çok da elbise tasarımları yapmaktan hoşlanıyor.

DERİN ALEV (9)


Bunlar şimdilik bana yeter

NE YAPIYOR?

Gitar: Her çarşamba hoca eve geliyor.
Basketbol: Her salı okulda dersler bittikten sonra hocayla çalışıyor.
Tenis: Hafta sonu BÜMED’de ders alıyor.
Buz pateni: Hafta sonları gidiyor.
Futbol: Her akşam okul çıkışında.
Kayak: Kış mevsiminde hafta sonları Uludağ’a gidiliyor.
Aikido: Çarşamba günleri ders aldı. Şimdi okulda seçmeli ders olarak aikido alıyor.
Seramik: Yazları özel ders alıyor.

Bilgisayar mühendisiyim ama evimde bilgisayar yok, diyor Nora Alev. "Çünkü çocuğum ekran başında zaman kaybetsin istemedim." Yüzyıl Işıl İlköğretim Okulu 3. sınıf öğrencisi oğlu Derin, belki bilgisayarla oynamıyor ama yapmadığı spor yok. Gitar ve seramik dersleri de ayrı. Annesi "Derin benim için bir proje değil" diyor. "Bazı anneler sanki at yarışında gibi çocukları oradan oraya koşturuyorlar. Oysa ben tam tersi, çocuğumu rölantiye çekmek istiyorum. Oğlum, daha 3 yaşındaydı, kendi zoruyla bizi dağa götürdü ve kayak yapmak istediğini söyledi."

Derin’in o kadar fazla tarakta bezi varmış ki, geçen yıl annesi bunlar arasında seçim yapmaya zorlamış onu. Ama Deniz ne gitardan vazgeçmek istemiş, ne de aikidodan. Üstelik bütün bu derslerin dışında her akşam okul çıkışında koştura koştura futbol oynamaya gidiyor. Tabii futbol hayatı da özel dersle başlamış ama şimdi kendi kendine oynuyor. "Çok aktiviteye katıldığım için kendimi iyi hissediyorum" diyor Derin. "Büyüyünce belki kayak yerine başka aktiviteler yapabilirim. Bunlar bana yeter şimdilik."

DUYGUSU OCAKOĞLU (13)


Sınav yüzünden ailesi frene bastı, sadece konservatuvara ve spora gidiyor

Duygusu, tüp bebek. "Seçilmiş bir çocuk" diyor annesi Günseli Ocakoğlu. "Kızımız doğunca hangi yetenekleri var diye baktık." Annesine göre, Duygusu her konuda yetenekli. Klasik gitar, piyano, akordeon... Eline ne alsa çalıyor. Sporculuğu da var. Zaten ailece her sabah 6’da kalkıp spora gitmeyi alışkanlık edinmişler. Duygusu, dört yıl ata bindi, tenis oynadı, yüzdü, kayak yaptı. Hayatında 7-8 yıldır piyano da var çünkü o aynı zamanda konservatuvar öğrencisi. İki okula birden gitmesi hayatını çok ağırlaştırdı. Üstelik bu yıl Seviye Belirleme Sınavı’na girecek. Bu durumda biraz frene bastılar. Ama belli ki ileride yeniden harekete geçilecek. Annesi şöyle diyor: "Müzik hayatında hep olmalı, çünkü ona iyi bir çıkış verecek. Sağlıklı yaşaması için de spor yapması lazım. Spor yaşam biçimi haline gelmeli, hayatının bir tarafında olmalı. Bu iki alanda ona yol açmaya çalıştık."

İstanbul’da, Bahçeşehir İlköğretim Okulu 7’nci sınıfta okuyan Duygusu, "Hem okul, hem hayat, hem konservatuvar stresi" diye iç çekiyor. "Arkadaşlarım arasında kıskananlar çıkıyor. Arada sırada hoş olmayan tepkiler de alıyorum." Duygusu’nun ilgi alanı spor ve müzikle kısıtlı değil. Okulda drama derslerine katılıyor, tiyatro yapıyor. Yazı yazma ve resim yapma konusunda çok iddialı. Hatta okulda bu alanlarda ödül almış. "Hayatta ne varsa denemek istiyorum" diyor.

Çocuklarımızı uzantımız gibi görürsek gerçek potansiyeli ortaya çıkmayabilir

Çocuk psikolojisi danışmanı Fatma Torun Reid: Bilerek ya da bilmeyerek, bazen çocuğu kendi uzantımız veya hayatımızın bir projesi gibi görebiliyoruz. Özellikle son zamanlarda gençler bana bu konuda "Anne babamızın projesi olmak istemiyoruz" diye çok yakınıyorlar. Çocuklarımız için en iyisini istiyoruz, onlar için yapamayacağımız fedakarlık yok. Ama bazı durumlarda hakikaten çocuk kendini bir proje gibi hissedebilir. Bazı aileler görüyorum, çocuklarını oradan oraya taşıyorlar. Bu çocukların hayatı fazlasıyla programlı. Ayrıca, her çocuk farklı yeteneklerle donatılmıştır. Kimisi okulda, kimisi hayatta başarılı olur. Onu kendi uzantımız gibi görüp onun yeteneklerini hesaba katmadan beklentiler oluşturursak çocuğun gerçek potansiyeli ortaya çıkmayabilir.

SUSMAK VE ÖĞRENMEK

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım.


Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, bir de sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım.
Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca  babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar
geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam  bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama kızarak beni artık odama göndermiyordu.
'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu Annem halimi.
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. 'Hımm', dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.' dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.' dedi.
Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.

Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.
Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler
paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.
Farkında' Olmalı İnsan...

Kendisinin, Hayatın Olayların,
Gidişatın Farkında Olmalı
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti
Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür.